Bakmasını bilenlere, görmek isteyenlere çok sayıda bilimsel araştırmanın gösterdiği bir şey var: Türkiye'de gazetelerin ve bir kısım kanaat önderinin, siyasinin ‘laiklik-irtica' çatışması diye göstermekte ısrar ettiği şey, esasen kadının özgürlük sorunudur.
Son olarak Tarhan Erdem'in KONDA araştırma şirketinin Hürriyet gazetesi için yaptığı son derece kapsamlı ‘Biz Kimiz?' başlıklı araştırmada da net biçimde gözüktüğü gibi, laiklik temelli bir çatışma yaşanmıyor toplumda, yaşanan şey kadınların ve genç kızların topluma eşit biçimde katılması konusundaki çatışma.
Burada da, bana göre kadınların özgürlüşmesinin, topluma eşit bireyler olarak katılmasının önündeki en büyük engel, taassup. Bu taassup, neredeyse her zaman ve her yerde bir ‘mahalle baskısı' olarak kendini gösteriyor. Okula giden genç kızın namusunun kirleneceği inancından tutun da, çalışan kadının namusunun zedeleneceği iddiasına kadar. (Arada elbette kısa kollu tişört giymekten makyaja, plaja gitmekten örtünmemeye kadar
varan farklı aşamalar da var ama hepsi aynı kapıya çıkıyor: Kadına hayatta nasıl davranacağını başkalarının -erkeklerin- emretmesi!)
Dikkat edin, yapılan baskı veya uygulanan taassup ahlak temelli. Zaten ‘mahalle baskısı' kavramını ortaya atan dünyaca ünlü sosyoloğumuz Prof. Dr. Şerif Mardin de, bu baskının kaynağında din temelli ahlakın olduğunu, Türkiye'de laik sistemin kaynağını dinden almayan bir ‘iyi, güzel, doğru' anlayışı, yani bir seküler ahlak yaratamadığını, oysa Batı'da Aydınlanma Düşüncesi'nin temelinde bu seküler (laik) ahlak anlayışının olduğunu söylemişti.
Eğer bu anlattığım şey, yani kadınların topluma eşit bireyler olarak katılmasının önündeki engeller bir ‘sorun'sa, ki toplumda hatırı sayılır sayıda insan için bir ‘sorun'dur bu, bu meseleye çözüm getirmenin yollarından biri, hatta başlıcası, kız çocuklarının okula gönderilmesini sağlamaktır.
Nitekim, Prof. Dr. Türkan Saylan öncülüğünde yıllardır çalışan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin yaptığı da tam olarak budur, hatta dernek neredeyse başka hiçbir şey yapmamaktadır.
Derneğin başarısı, önce Türkcell'in derneğin bu projesinin bir bölümüne ciddi bir maddi destek sağlayıp ‘Kardelenler' adıyla markalaştırmasıyla sağlandı. Hemen ardından Milliyet gazetesi bir sosyal sorumluluk projesi olarak, kendi maddi kaynaklarının yanı sıra toplumun kaynaklarını da harekete geçirmeyi amaçlayan ‘Baba Beni Okula Gönder'i ÇYDD ile birlikte başlattı ve başarıyla uyguladı. Ardından başka şirketler de kervana katıldılar, herkes işin bir tarafından tuttu.
Bütün amaç, kız çocuklarının okula gönderilmesi ve bu yolla özgürleşebilmeleri için bir fırsata sahip olmalarıydı.
Projeye Milli Eğitim Bakanlığı da ciddi destek verdi, bunu da aklımızın bir kenarına yazalım; Türkiye'nin dört bir yanından kız çocukların okullaşma oranlarındaki artışla ilgili istatistikler yapmaya başladı, bu konu il Milli Eğitim Müdürleri için bir performans kriteri haline geldi.
Hükümet ÇYDD'nin faaliyetlerini desteklemenin yanına kendi faaliyetini de ekledi, kız çocuğunu
okula gönderen ailelere para yardımı yapmaya başladı ve bu yardımlar da evin kadınına, anneye verildi baba yerine. Ki bu çok etkili bir yöntemdi.
Türkiye, kız çocuklarının ilköğretime kazandırılması konusunda olması gereken hedefinden henüz çok uzakta ama kaydedilen başarıları da görmezden gelemeyiz. Bütün bunlar, ÇYDD'nin, ismiyle
söylersek Türkan Saylan'ın işe önayak olması ve iş dünyası ile medyanın da konuya sahip
çıkmasıyla başladı ve sağlandı.
ÇYDD'nin bu başarısı kısa zamanda tepkisini de çekti. Bizim tipik hastalığımız olan ‘Meyve veren
ağacı taşlarlar' özdeyişi hemen hayata geçti.
Çünkü bizde hiçbir başarı cezasız kalmaz.
ÇYDD hakkında ihbarlar yağmaya başladı. Başlıca iki konu öne çıkıyordu: 1. ÇYDD, kız çocukları üzerinde misyonerlik faaliyeti yürütüyor, onları Protestan yapıyordu; 2. ÇYDD'nin burs verdiği kızlar özellikle PKK'lı ailelerin çocukları oluyordu.
ÇYDD'ye yönelik bu karalama kampanyasının ‘mahalle baskısı'nın bir başka ölçekte gerçekleşmiş hali olduğunu, mahallede namus veya ahlak temelli taassubun yerini bu kez ulusal ölçekte milliyetçi
ve korkulara dayalı bir taassubun aldığını söylememe bilmem gerek var mı?
Bu milliyetçi taassubu bugüne kadar kullanmamış kesim yok gibi bir şey. Her siyasi partinin geçmişinde misyoner avı ve yabancı düşmanlığı/korkusu temaları var; devletimiz misyonerlik faaliyetlerini ‘tehdit' kabul etti, büyük ihtimalle hâlâ etmeye devam ediyor; istihbarat örgütlerimiz tuhaf tuhaf raporlar üretip olmayan bir şeyi var kılmaya gayret ettiler.
Sonunda Trabzon'da bir Katolik rahip öldürüldü, Malatya'da vahşi bir katliam uygulandı, Hrant
Dink'in öldürülmesini bile kısmen bu kapsama almak gerekir, aralarında benim de bulunduğum birkaç kişi için sokaklarda ‘Misyoner Çocukları' diye pankartlar açıldı.
Daha tuhafı, az önce saydığım fenalıkların neredeyse tamamının ‘Ergenekon faaliyeti' diye niteleniyor
olmasına rağmen, kendisi misyoner parası almakla itham edilen ÇYDD'nin savcılar tarafından ‘Ergenekoncu' sayılmak istenmesi ve bunun da ‘Misyoner örgütlerden para almak' iddiasıyla yapılması.
Ama boşu boşuna buradaki tutarsızlıklara takılmayın, fikirlerin geri planda olduğu, her şeyin araçsallaştığı cennet vatanımızda Ergenekon soruşturması da ÇYDD'nin yaptıklarından ama daha önemlisi modelinden hiç hazetmeyen bazı din kökenli cemaatlerin elinde araçsallaşmış gibi duruyor; kurunun yanına yaşlar bilerek ve özellikle atılıyor, tamamen yanmasalar bile kurumaları sağlanmaya çalışılıyor, Ergenekon zırhı altında
başka başka hesaplar da görülüyor.
Yorum yapabilmeniz için sisteme giriş yapmanız gerekmektedir.